Çok kıymetli bir babanın aşırı egoist ve yalancı oğlu ekmek

-

Vedat-Milor-2

Vedat Milor

 

Ekmek, tarihsel olarak soframızda ve yaşamımızda olağanüstü konuma sahip olmuş. Ama şimdi ortada bambaşka bir gerçek var: Sahte ya da günümüzün moda deyişle çakma bir endüstriyel ürün. Utanmadan, arlanmadan eskisinin adını kullanıyor ve kendisini ekmek olarak adlandırıyor.

Yeter artık Vedat Bey”, diyor ‘Tadı Damağımda’ ekibinin temel direği Nurcan Yaman. “Beyaz ekmek yemek istemediğinizi söylemeye gerek yok programda. 100 kez söylediniz. Biz oraları kesiyoruz montajda.”Haklı tabii.

Sadece ekmek değil. Rafine edilmiş gıdalar… Yağ, margarin… “Rivyera” adı altında pazarlanan zeytinyağı. Dondurulmuş anlık kahveler. Zaman zaman bu konularda yazıyorum, bir şeyler söylüyorum. Büyük şirketler… Kurulu çıkarlar… İlan güçleri… Hemen endüstriyel gıdaların temsilcilerinden tepkiler gelmeye başlıyor. Ölçülü, kibar ama ağzımın payını vermeye hazır. Aba altından sopa!

Gelen mektuplardan birini yolladığım bir arkadaşım şöyle yazıyor: “Endüstri sana yerini hatırlatıyor. Boş yere uğraşma, hiçbir şeyi değiştiremezsin. İnsanların bilinçleri kapalı. Başını derde sokma.”Kendi motivasyonum üzerine düşünüyorum o zaman. Kahraman mıyım? Hayır. İdealist miyim? Biraz. Saf mıyım?

Azıcık ama fincancı katırlarını fazla ürkütürsem arkamdan çifte atmaya çalışacaklarını anlamayacak kadar değil.O zaman olay ne? Bilincinde olduğum iki neden bulabiliyorum: Akademisyenlik, iyi baba olma güdüsü.

Akademisyenlik olayların biraz derinine inme merakı ve araştırma disiplinini insana aşılıyor. İyi baba olma isteğiyse beyaz un ve şeker/tatlı tutkunu kızım Ceylan Handan’ın, benim, bizim düştüğümüz hatalara düşmemesi için çabalamaya itiyor beni.

Belki bizim için geç. Yani orta yaşlı ve üzeri kuşaktan bahsediyorum. Daha yaşlılar şanslı çünkü endüstriyel, aşırı işlem görmüş gıdalar öncesi nesil iyi, yani doğal beslendi. Gençlerin de hâlâ şansı var.

Yani, kim ne derse desin, hafif de olsa bir bilinç, bir arayış var doğal olan için. Bir de kendilerini zehirleyen sigarayı bırakırlarsa daha sağlıklı ve mutlu bir nesil yetişebilir.

DOĞANIN BAHŞETTİĞİ ANA NİMET

O zaman en temel gıdadan başlamak lazım: Ekmek… Hemen her kültür ekmeğe çok değer verir. Bizim de en güzel âdetlerimizden biri yere düşen ekmeği alıp öptükten sonra alnına götürmektir.

Çünkü ekmek doğanın bize bahşettiği ana nimet. Onsuz bir yaşamı düşünmek zor.
İşte burada işin içine dilbilim giriyor. Hem nesnelere hem öznelere verdiğimiz isimler çok önemli çünkü algılamayla ilişkisi dolaysız. Örneğin benim çok sevdiğim kıskaçsız ıstakozu ele alın. Biz “böcek” diyoruz. Verdiğimiz değer ortada.

Ekmekteyse durum tam tersi. Çok kıymetli, donanımlı, hayırsever bir babanın aşırı egoist ve yalancı oğlu gibi düşünün. Baba artık hayatta değil ama onun anısına arkadaşları ve tanışları beş para etmez oğluna çok iyi çağrışımlar yapan soyadının hatırına uzun süre hoşgörülü davranır, kusurları görmezden gelirler.

Ama hoşgörünün de bir sınırı var. Ekmek, tarihsel olarak bizim soframızda ve yaşamımızda olağanüstü bir konuma sahip olmuş. Yalın, basit, ucuz ve leziz. Formül basit: Rafine edilmemiş, ruseymi alınmamış, tam buğday unu. Doğal ve ekşi maya. Uzun fermantasyon. Katıksız ve mis gibi. Sağlıklı. Nimetimiz.

Şimdi ortada olan bambaşka bir gerçek var: Sahte ya da günümüzün moda deyişiyle çakma. Utanmadan, arlanmadan eskisinin adını kullanıyor ve kendisini ekmek olarak adlandırıyor. Sadece bizde mi? Yok canım. Tüm dünyada!

Eskisinden farkı nicelik değil, nitelik farkı. İçinde neler mi var? Ne yok ki! Okuyucum Emre Özkardeşler’in gönderdiği bir makaleden alıntı yapıyorum: Endüstriyel ve kimyager bir arkadaşımın tehlikeli olduğunu söylediği mayalar (bir-iki daha kaliteli marka var ama pazarları sınırlı): Aseton peroksit, klorin, benzoil peroksit (akne tedavisinde kullanılan), potasyum bromat, azodikarbonamid, vital glüten, şeker, genetiğiyle oynanmış soya unu.

Makaleyi yazan konunun uzmanı. Dr. Stephen Hones. Profesör ve Washington State Üniversitesi’nde Mount Vernon Araştırma Laboratuvarı ve Ekmek Atölyesi (The Bread Lab) Başkanı. Çok haklı bir soru soruyor Prof. Jones: “Günümüzün ticari ekmeğinin eskisiyle ilişkisi yok gibi. Peki o zaman neden her ülke ve kültürde çok iyi bir çağrışım yapan ‘ekmek’ sıfatını yakıştırıyoruz endüstriyel örneklere?

Rafine edilmiş, içine kabartmak ve beyazlatmak için kullanılan bilumum gereksiz ve bazılarının zararlı olduğu söylenen katkı maddeleri olan unlardan yapılan ekmeklerin atadan kalma ekmekle ilgisi ne? Âlim babanın zalim oğlunu sonsuza kadar ‘âlim’ diye mi adlandıracağız?

Belki en acıklısı da köylerimizin pek çoğunda komünal fırınların kapanması ve gerçek ekmeğin yerini çok kısa sürede kabartılan bembeyaz endüstriyel örneklerin alması.

Daha da vahimi, damak tatlarının buna alıştırılıp tam buğday veya kara buğday ekmeklerinin kaba ve köylü işi addedilmesi.

KENDİ EKMEĞİNİZİ KENDİNİZ YAPIN

Ne yapılabilir bu durum karşısında ve ekmeksiz yaşanmayacağına göre?
Cevabını bilmiyorum ama söyleyebileceğim üç şey var:

1. Kendi ekmeğinizi doğal mayadan ve kendi evinizde yapın.
2. Yeni yeni açılmaya başlayan ve doğal maya, tam buğday ekmeği sunan fırınlardan ekmek alın.
3. Gittiğiniz lokantaları size iyi ve sağlıklı ekmek sunmaları konusunda uyarın.

Fransa’da ciddi bir lokantanın iyi ekmek sunmaması düşünülemez.
Ya bizde?

http://www.hurriyet.com.tr/

Melis Demirci

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir